
Bir zamanlar toplumun gündemini gazetelerin manşetleri belirlerdi. Akşam haberlerinde hangi konuya yer verileceğine editörler karar verir, köşe yazarları kamuoyunun nabzını tutar, televizyon ekranları toplumun ortak hafızasını şekillendirirdi. Bugün ise cebimizde taşıdığımız küçük ekranlar, dünyanın en büyük yayın merkezlerine dönüşmüş durumda. Fakat bu yeni çağın editörleri ne gazeteciler ne de yayın yönetmenleri… Artık görünmeyen bir güç var: Algoritmalar.
Sabah gözümüzü açar açmaz sosyal medya uygulamalarına bakıyoruz. Karşımıza çıkan ilk video, ilk haber, ilk yorum ya da ilk reklam tesadüf değil. Instagram, X, TikTok, YouTube ve benzeri platformlar, saniyeler içinde milyonlarca veriyi analiz ederek bize neyi göstereceklerine karar veriyor. İşte tam da bu noktada şu soru önem kazanıyor: Algoritmalar kime mikrofon uzatıyor?
İlk bakışta cevap basit gibi görünebilir. En kaliteli içerik üretene, en doğru bilgiyi paylaşana ya da en çok emek verene… Ne var ki dijital dünyanın gerçekleri çoğu zaman farklı işliyor. Algoritmaların temel amacı doğruyu ödüllendirmek değil, dikkati yakalamaktır. Çünkü dikkat, dijital ekonominin en değerli para birimidir.
Bir videonun milyonlarca kez izlenmesi, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Bir paylaşımın binlerce kez paylaşılması da güvenilirliğinin kanıtı değildir. Çoğu zaman öfke uyandıran, şaşırtan, korkutan veya insanın duygularını harekete geçiren içerikler daha fazla etkileşim aldığı için algoritmalar tarafından daha geniş kitlelere ulaştırılır. Böylece bilgi ile görünürlük arasındaki bağ giderek zayıflar.
Bugün sosyal medyada bilim insanlarının aylar süren araştırmaları birkaç bin kişiye ulaşırken, doğruluğu tartışmalı bir iddia saatler içinde milyonlara erişebiliyor. Bir doktorun uzun emeklerle hazırladığı sağlık bilgisi, sansasyonel bir videonun gölgesinde kalabiliyor. Bir akademisyenin yıllarını verdiği çalışma, birkaç saniyelik dikkat çekici bir içerik kadar görünür olmayabiliyor. Bunun sebebi insanların doğruyu istememesi değil; algoritmaların çoğu zaman ilgiyi doğruluğun önüne koymasıdır.
Elbette algoritmaları tamamen suçlamak da kolaycılık olur. Çünkü onlar bizim davranışlarımızdan öğreniyor. Neye tıklıyorsak, neyi beğeniyorsak, hangi videoyu sonuna kadar izliyorsak sistem bunu hafızasına kaydediyor ve benzer içerikleri önümüze getiriyor. Başka bir ifadeyle algoritmalar yalnızca bizi yönlendirmiyor; biz de onları eğitiyoruz.
İşte burada önemli bir tehlike ortaya çıkıyor: Yankı odaları. Sürekli aynı görüşteki içeriklerle karşılaşan insanlar zamanla farklı düşüncelere kulak vermemeye başlıyor. Karşıt fikirler düşman gibi algılanıyor, tartışma kültürü yerini öfkeye bırakıyor. Oysa demokrasinin ve sağlıklı toplumların temelinde farklı seslerin bir arada var olabilmesi yatar.
Sosyal medya platformlarında son yıllarda yaşanan tartışmalar da bunun en açık örneklerinden biri. Seçim dönemlerinde yayılan yanlış bilgiler, yapay zekâyla üretilmiş sahte görüntüler, doğrulanmamış iddialar ve kutuplaştırıcı paylaşımlar, çoğu zaman algoritmalar sayesinde olağanüstü hızla yayılıyor. Bir yalanın milyonlara ulaşması bazen dakikalar sürerken, doğrunun aynı hızla yayılması çok daha uzun zaman alabiliyor.
Diğer yandan algoritmaların sunduğu fırsatları da görmezden gelemeyiz. Bugün Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşayan bir genç, hazırladığı eğitim videosuyla milyonlara ulaşabiliyor. Bir sanatçı eserini dünyanın dört bir yanına tanıtabiliyor. Bir yardım kampanyası saatler içinde büyük destek görebiliyor. Kısacası algoritmalar yalnızca sorun üretmiyor; doğru kullanıldığında büyük fırsatlar da sunuyor.
Asıl mesele, hangi değerlerin ödüllendirildiğidir. Eğer sistem yalnızca tıklanmayı ve izlenmeyi ödüllendirirse, içerik üreticileri de ister istemez daha sansasyonel başlıklara, daha sert söylemlere ve daha fazla dikkat çekme yarışına yönelir. Böylece dijital kamusal alan, fikirlerin yarıştığı bir zeminden çok, duyguların rekabet ettiği bir arenaya dönüşebilir.
Peki ne yapmalıyız?
Her şeyden önce dijital okuryazarlığımızı geliştirmeliyiz. Önümüze çıkan her bilgiye inanmak yerine kaynağını sorgulamalı, farklı görüşleri okumalı ve doğrulama alışkanlığı kazanmalıyız. Algoritmaların bizi değil, bizim algoritmaları yönlendirebildiğimizi unutmamalıyız. İzlediğimiz her video, yaptığımız her beğeni ve paylaştığımız her içerik aslında yarının dijital dünyasını şekillendiriyor.
Teknoloji şirketlerinin de daha şeffaf olması gerekiyor. Toplumun hangi içeriklerle karşılaşacağını belirleyen sistemlerin yalnızca ticari kaygılarla değil, kamu yararı ve etik ilkeler doğrultusunda tasarlanması artık bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü dijital platformlar artık yalnızca eğlence mecraları değil; aynı zamanda demokrasinin, kamusal tartışmanın ve bilgi akışının en önemli alanlarından biri hâline gelmiştir.
Sonuç olarak algoritmalar yalnızca kodlardan oluşan teknik sistemler değildir. Onlar, günümüzün görünmez editörleri, sessiz yönlendiricileri ve çoğu zaman kamuoyunun şekillenmesinde etkili aktörleridir. Kime mikrofon uzattıkları kadar, bizim o mikrofondan yükselen sesi nasıl değerlendirdiğimiz de önemlidir.
Belki de asıl mesele, algoritmaların kimi öne çıkardığından önce, bizim kimi dinlemeyi tercih ettiğimizdir. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, hakikati arama sorumluluğu hâlâ insana aittir. Algoritmalar yön gösterebilir; fakat vicdanın, aklın ve eleştirel düşüncenin yerini hiçbir zaman alamaz.
Sait İnanç